15 Temmuz 2010 Perşembe

Kelebekler acı çeker mi?

“Kelebekler dönüşümleri sırasında acı çeker mi acaba? Sadece bedenleri değiştiği için belki de hiç acı hissetmezler... Acısız bir değişim... Bir kelebek olabilseydim bende; görünüşümü değiştirebilmek için değil. Duygularımı, düşüncelerimi, algılayışımı, alışkanlıklarımı hatta tamamen kişiliğimi değiştirebilmek için... Bir gece yastığa başımı koyup ertesi sabah yepyeni bir insan olarak uyanabilsem. Birileri benim için seçimleri yapsa... “Bundan sonra artık senin hayatın şu şekilde olacak.” dese... Verilecek kararların, yapılacak seçimlerin sonuçlarının benim ama sadece benim değil ailemin hayatına da getireceği değişikliklerden korkuyorum. Yalnız olmadığımı biliyorum. Milyonlarca insan var benim gibi... Statükoyu bırakıp bilinmeyene doğru ufak adımlar atmaya başlayan ve bunun için kendini suçlayan, içi korkuyla dolup geri adım atan milyonlarca insan...” Kendisine seslenen yöneticisinin sesiyle düşüncelerinde sıyrıldı. Evet bazı konularda farklı bir yerlerde olmak farklı şeyler yapmayı çok isterdi ama yine de şükretmesi gerektiğini düşündü. Neyine gerekti değişmek? Elindekilerle yetinmesi gerektiğini, yoksa dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olabileceğini söylerdi annesi...

Değişimi düşünmek...

Küçük ya da büyük değişimleri hemen hepimiz hayal ediyoruz. Çalıştığımız şirketi değiştirmek, mesleğimizi değiştirmek, beslenme alışkanlıklarımızı ya da arkadaş çevremizi değiştirmek.. Hatta bazen arabamızı ya da oturduğumuz evi değiştirmek.. bazen kendimizle ilgili değişiklikleri hayal ediyoruz, hedef koyuyoruz: daha iyi iletişim kurabildiğimizi, hayır demeyi başarabildiğimizi ya da iş/özel hayat dengemizi kurduğumuzu, bazı günlük alışkanlıklarımızı... Bazı hedefler var ki aslında onlara düş demek gerekir gerçekleşmeleri pek kolay değildir. Bazı bakış açılarına göre imkansızdır. Bazı hedefler ise aslında hayal değil tasavvurdur. “Tasavvur” öztürkçede tek bir kelime ile açıklayamadığım, karşılığını bulamadığım bir fiil. Hayal etme anlamına geliyor ama aynı zamanda amaç, niyet demek. Yani aslında yaratılabilen, gerçekleştirilebilecek aynı zamanda amacınız/hedefiniz haline gelebilen bir hayal. Bir başka deyişle bir potansiyel bir değişim; hayatınızda ya da kendinizde, belki de sevdiklerinizde. İşte bütün bunları düşünürüz de harekete geçer miyiz?

Çevrenizde kaç kişinin hedefine ulaşmak için, aslında çok kolay olmasa da, yaratabileceği değişim/dönüşümler için korkusuzca, bahaneler üretmeden birşeyler yaptığınızı görüyorsunuz? Sizin nasıl bir değişim/dönüşüme ihtiyacınız var? Bunu sağlamak için neler yapıyorsunuz? Yoksa yapmıyor musunuz? Herşey yolundaymış gibi davranıp, o değişimlere ihtiyacınız olduğu halde, bunun farkında değilmiş gibi davranıyorsunuz belki. Eğer neye ihtiyacınız olduğunu biliyor ama harekete geçemiyorsanız yine de bu ülkede yaşayan milyonlarca insandan bir adım ilerdesiniz demektir. Çünkü çoğu insan daha düşünme aşamasına bile gelmemiştir. Düşünmek, sadece içinden geçirmek bile bazen insanların suçluluk duymasına sebep olur. Çoğu bütün ailelerini, çevrelerini etkileyebilecek değişiklikleri değil yapmaktan düşünmekten bile kaçınırlar. Peki ama neden?

Neden korkuyoruz?
Aslında şöyle bir çevremize baktığımız zaman insanların zihinlerinden geçirdikleri değişimleri yaşayabilmeleri, hedeflerine ulaşabilmeleri için yapmaları gerekeninin bazı alışkanlıklarını değiştirmek olduğunu görürüz. Örneğin daha sağlıklı bir yaşama ulaşmayı hayal ediyorsanız, onu hedefiniz haline getirip sonra da hedefinizi gerçekleştirmek için beslenme ve spor yapma alışkanlıklarını değiştirmeniz gerekir.. Ama değişimi gerçekten istemek gerekir yoksa inanılmaz zordur alışkanlıkları değiştirmek. Çoğu alışkanlıklar sağlam kırılması neredeyse imkansız zincirler halini almıştır. Bırakın günlük ve uzun süreli alışkanlıklarınızı bazen evde bir eşyanın yerini değiştirmek bile insanda inanılmaz bir stres yaratabiliyor. Alışkın olduğumuz ortamları, günlük rutinlerimizi hatta aslında hiç sevmediğimiz iş yerimizi değiştirmeyi düşünmek bile bazen göğümüzde ya da tam nefes borumuzda bir ağırlığa sebep oluyor. Aklımızdan geçen fikri kovmak için çeşitli bahaneler üretiyoruz. Neden mi? Korkuyoruz çünkü... İçinde bulunduğumuz, tanıdığımız, bir şekilde yürüyen düzenimizi bozmaktan koruyoruz. Hem de delicesine... Risk almak istemiyoruz... Karanlık bir gecede, önümüze ne çıkacağını bilmeden yürümeye benziyor. Düşebiliriz, elimizdekileri düşürüp kaybedebiliriz ama en önemlisi kaybolabiliriz. Pek çoğumuz sonunu bilmediğimiz, göremediğimiz herşeyden korkuyoruz. Kaybetme korkusu, başarısızlık korkusu hatta başarı korkusu hayatımıza nasıl da hakim olmuş... Yersiz bir korku mu? Bazen... Sigarayı tüketmek size zarar veriyorsa artı alışkanlığınızdan vazgeçme zamanınız gelmiştir. Ama siz denemiyorsunuz bile. Sigaranın yokluğunun size neler getireceğini ya da sizden neler götüreceğini bilmiyorsunuz. Bırakmayı başaracaksınız belki ve sağlığınız düzelecek ama ya sizi sigara içeye güdüleyen zevk alma duygunuz? Birlikte zaman geçirdiğiniz bütün arkadaşlarınız sigara içiyor. Acaba siz o grubun ritmini mi bozacaksınız? Ya da belki sigarayı bırakınca duman altı bu ortam size eskisi kadar cazip gelmeyecek? Belki de deneyecek ama başarısız olup tekrar başlayacaksınız. Çevrenizdekiler nasıl da dalga geçerler sizinle? “Başından belliydi bırakamayacağın. Boşuna acı çektin!” sözlerini duyarsınız heryerden. Kendinizi kötü hissedersiniz. Ama denemezseniz hep bir umut kalır içinizde, öyle değil mi? Kesinlikle! Öyleyse hiç denemeyin sigarayı bırakmayı nasıl olsa bir gün hepimiz öleceğiz, öyle değil mi? Çoğu insanın zihninde yaşadığı savaş işte bu şekilde ilerler. Hem başarmaktan ve alışkanlıklarımızı değiştirmekten korkarız hem de değiştiremeyip başarısız olmaktan. Aslında değişimi hedeflemek ya da hedefe ulaşmak için değişmeye karar vermek çok çetin bir mücadelenin başlangıcı çünkü bizlerin hayatında var olan düzeni başka bir deyişle “konfor alanı”mızı genişletmeye ya da onun dışına çıkmaya itiyor bizi. Bazısları mücadeleyi, risk almayı, macerayı çok sever...ya diğerleri?

Konfor alanımız aslında kafesimiz mi?

Çoğumuz tanıdık ortamlarda, öngörülebilir davranış kalıplarıyla çevrili olduğumuzda kendimizi güvende hissederiz. Stres yaşamadan, alışkanlıklarımızla geliştirdiğimiz bu görünmez alana konfor alanı adınız veriyoruz. Bizi tehdit eden değişimlerin olmadığı rahat bir ortamdan bahsediyoruz. İçimizde büyüyen husursuzlukları susturup, korkularımızın farkına varmadan yaşayıp gittiğimiz o alan. Rahatımızı bozmamak için o alanın dışına çıkmamaya özen gösteririz. Hatta sınırlara yaklaştığımız an bile heyecan ve stres yaşarız. Kaybedebileceklerimizin çok olduğunuz düşündüğümüz zaman yerimizden kıpırdamak, risk almak istemeyiz. Baze de bir adım atar ama ilk denemede yürümezse arkamızı dönüp güvenli alanımıza koşarız. Chicago Üniversitesi’nden Mihaly Csikzentmihaly, çalışma ve araştırmalarını topladığı Akış (Flow:The Psychology of Optimal Experience) adlı kitabında en başarılı olanların sürekli konfor alanlarının sınırlarını zorlayarak dışına çıkanlar olduğunun altını çiziyor. İlk denemelerinde aldıkları sonuçları görünce geri adım atmayan bu kişilerin, yeni alanlarında ilk başta rahatsızlık ve acı hislerinin eşlik ettiği daha yüksek performans seviyesine alışıp sonunda acının yerini rahatlama ve güven hissi alana kadar dayandıklarını ifade ediyor.

Gelişmek için değişmek gerekir...
Çok sevdiğim bir söz var: Dün yaptıklarınızın aynısını yaptığınız sürece yarın bugünden farklı olmaz. Alışkanlıklarınızın sizi yönetmesine izin vermeyin. Aldous Huxley’in dediği gibi:”Dünyayı değiştirmek istedim ama sonunda farkettim ki değiştirebildiğim tek şey kendimdim.” Değişmenin kolay olmadığını ben de biliyorum. Hem de hiç kolay değil. Ama unutmayın ki gelişmek için değişmek gerekir. Gerçekten kelebekler dönüşümleri sırasında acı çeker mi acaba?

Görsel Kaynak:Imageshack

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder