30 Aralık 2013 Pazartesi

2014-HERŞEY MÜMKÜN YILI...

Yılın bu zamanlarında bir taraftan kendimle hesaplaşırken bir taraftan da Serap Erener’in o çok sevdiğim şarkısı zihnimin içinde dönmeye başlar. Yeni bir duruşyeni dokunuş/Tek tek keşfetmem lazım/Yeni bir hayat gerisi bayat/Kendime yenibir ben lazım...

Her Aralık ayı geçen yılı düşünürüm. Yeni sene de uygulamak için verdiğim kararları, koyduğum hedefleri ve hareket planlarını...hatta kimselere söylemediğim, söyleyemediğim gizli, tamamen bana ait dilek listemi... Bazılarını hayata geçirmiş olmanın gururunu ve tatminini yaşarken, diğerlerinin yakınından geçememiş olmanın huzursuzluğu kaplar içimi. İşte o zaman düşünmeye başlarım; neydi yanlış olan diye. Koyduğum hedef mi? Zamanlama mı? Yoksa isteklerim mi değişti? Sonuçta  her seneye, daha bana özel, değişiklik ve yenilikleri içinde barındıran yöntemler ve hedefler ile girebiliyorum. Kendim için ayırdığım bu zamanı çok seviyorum çünkü oluşan liste ve yöntemler silsilesi bana elimde bir sihirli değnek varmış hissi veriyor. Sanki isteklerimin hepsini gerçekleştirebilecekmişim gibi... Özellikle 2014 benim için çok özel. İçinde bulunduğumuz 2013 yılında öyle insanlar tanıdım öyle gerçek hayat deneyimleri dinledim ki 2014’ü “HERŞEY MÜMKÜN” yılı ilan etmeye karar verdim kendimce. O insanlar için oluyorsa neden benim için olmasın? Dünyadaki pek çok insan birşeyi başarabiliyorsa ben neden başarısız olayım? Madem olabiliyor o zaman benim için de MÜMKÜN... İşte bu düşünceyle düşünmeye başlıyorum bu yıl....  Peki ya siz? Siz de bu yıl için hedefler koyacak mısınız kendinize?  Mesela kilo vermek, yeni bir ev ya da araba, maaşa zam, yeni bir iş ya da bir terfi... Her yıl aynı konularda kendinize sözler veriyor ama bir türlü gerçekleştiremiyor musunuz? Bu durumda kendi sırlarımı sizinle paylaşabilirim. Umarım size de bana olduğu kadar faydalı olur.

19 Aralık 2013 Perşembe

Yaptığımız seçimler yaşadığımız hayatı oluşturur...

“Huzur arıyorum, tek istediğim bu.” İçindeki huzursuzluğu tarif etmekte çok zorlandığını hissetti. Sebebini ise kendisi bile bilmiyordu ki başkalarına nasıl anlatabilirdi. Sadece birşeylerin yolunda gitmediğinin farkındaydı. Sanki birileri boğazını sıkıyor, nefes almasını engelliyordu. Aslında gayet iyi bir işi vardı...yani çevresindekiler öyle söylüyordu. Mutlu bir evliliği, harika bir çocuğu vardı. Herşey yolundayken neden bir türlü huzur bulamadığını anlayamıyordu.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Çatışmalar kaçınılmaz ve doğaldır...



“İnsan ilişkileri hep çok iyi olmuştu. İş hayatında ona başarıyı getiren en kuvvetli yönlerinden biriydi. O yüzden de ona bağlı iki müdürün bu derece ciddi bir anlaşmazlık içine düşmüş olmaları onu çok şaşırtıyordu. Aslında bu çatışmayı kendilerinin çözemiyor olması onu daha da çok şaşırtıyordu. Acaba, hem kendi bölümlerine, hem de şirkete ne kadar zarar verdiklerinin farkında değiller miydi? Anlaşmazlıkları yüzünden raporların geciktiğini, satışların kapatılamadığını, çalışanların huzursuzluklarını nasıl göremiyordu bu insanlar?”


Biliyor musun yukarıdaki monoloğu kaç kere duyduğumu anlatamam size. Gerçek hayatta çoğumuz bu duruma benzer olayların içinde bulunmuşuzdur eminim... Bazen dışarıdan bakan ya da durumu düzeltmeye çalışan kişi olarak, bazen de bu olayın kahramanlarından biri olmuşuzdur. İşte bu yüzden insanların nelere sebebiyet verdiğini görememelerinin ne kadar olağan olduğunu biliriz. Hatta bunun yanında çatışmanın hayatın bir parçası olduğunu da biliriz. Bir şeyi daha biliriz ya da gözlemleriz:çatışmalar her zaman kötü değildir. Bazen de içinde bulunduğumuz ortamda, yaptığımız işte ya da işin yapılış sürecinde hatta kişiler arası ilişkilerde ilerleme ve düzelmelere de sebep olur. Nasıl mı? Sanırım bu sorunun cevabını aramaya başlamadan önce çatışmanın ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, ne zaman faydalı olduğunu anlamamız gerekir. Tabii bir de eğer taraflara ve çevreye zarar veriyorsa, neler yapılmasının gerektiği konusu var ki aslında iş hayatında sahip olmamız gereken becerilerin en önemlilerinden birisidir çatışma yönetimi...

16 Şubat 2011 Çarşamba

YaşanANlarda Saklı Renkler


Yolda yürürken çevrenizdeki insanlara bir bakın. Arabanın içinde, direksiyon başında sinirden kıpkırmızı olmuş, bağıran sürücüler, sesleri metrelerce ileriden duyulan asabi anneler, ağlayan çocuklar, tartışan gençler... Gazetelerde ve televizyonlarda cinnet geçirip bir çok insanı öldürenlerin haberleri... Evlerin içinde yükselen sesler, artan şiddet... Neler oluyor bu insanlara? Neler oluyor bizlere? İnsanların doğasındaki saldırganlığı körükleyen nedir? Hayatımızdaki anlayışı, sevgiyi, saygıyı bu derece azaltan, insanları mutsuzluğa iten nedir? Hayatımızda neyin eksikliği ya da neyin varlığı bizi böyle bir yaşam itiyor? Kesin cevabı bulmak için tabii ki bilimsel çalışmalar yapmak gerekir ancak sadece gözlemleyerek, bakıp görerek dahi gerçekçi sonuçlara ulaşmak mümkün.

Günlük yaşantınızı gözünüzün önüne getirin. İster öğrenci olun, ister bir şirkette çalışıyor olun, hayatınızın baskın duygusu acelecilik ve yetiştirememe korkusu. Bir yerlere yetişmeliyiz, bir şeyleri tamamlamalıyız. Paramızı, zamanımızı, gücümüzü sorumluluklarımızı yerine getirmek için doğru kullanmalıyız. Sürekli bir şeyin yokluğu ya  da azlığı ile uğraşıyoruz. Yetmiyor... Daha çok zamanımız olsaydı keşke! Daha iyi maddi imkanlar... Neler yapardık neler! Keşke her şey mükemmel olsa! Her şeye sahip olsak!


Galiba hepsinin altında yatan ortak duygu tatminsizlik. En iyi gözlemi çocukların üzerinde yapabilirsiniz. Onlar büyükler kadar karmaşık değiller çünkü. Daha basit, daha netler... Öyle bir büyütüyoruz ki çocuklarımızı, mükemmeli hedeflemeye, mükemmele ulaşmaya programlanıyorlar, en azından hayatın bazı alanlarında. Oysa mükemmel iyinin düşmanıdır derler biliyor musunuz? Hayat ise yapılan seçimlerden ibarettir. O seçimleri yaptığımız sürece kendimiz için en iyiyi seçebiliriz ama asla mükemmel olmayacaktır. Çünkü her iyi sonuç bizi daha fazlasını istemeye itecektir çünkü tatminsizlik içindeyiz. 


Bunu bir örnekle açıklamaya çalışayım sizlere: cebinizde 2TL var. Bu parayla bir şeyler yiyebilirsiniz. Ancak bir de kahve içeyim derseniz bu mümkün olmaz. Dolayısıyla bir seçim yaparsınız. İhtiyaçlarınızı önceliklerine göre sıralar ve ona göre bir seçim yaparsınız. Açsanız kahve aklınıza bile gelmez. Ama bizler ihtiyacımızı karşıladığımız için mutlu olacağımıza, neden kahve için de paramız olmadığına hayıflanır, kendimizi zorla mutsuz ederiz.  Bu iyidir, çünkü ihtiyacınızı karşılıyorsunuz. Ancak keşke daha fazla paranız olsaydı cebinizde; o zaman daha iyi birşeyler yiyebilir, bir kafede oturabilirdiniz.

Size bugün sahip olduklarınızla mutlu olun, daha fazlasını hedeflemeyin demiyorum. Asla! Tam tersine kendinize zor hedefler koyun, ulaşılması zor olanlardan... Ama gidecek bir yolunuzun olması, ulaşacağınız hedeflerinizin olması sizleri bugününüz için şükretmekten alıkoymasın. Önemli olan dengeyi koruyabilmek. Daha iyisini yapma arzusu ve tutkusuyla, elindekinin kıymetini bilme arasında kuracağınız doğru denge sizleri hem mutlu hem de hırslı ve azimli yapar. 


Siz bu konuda ne hissediyorsunuz? Sahip olduklarınız ve sahip olamadıklarınız arasında nasıl bir dengeniz var? Mutlu ve umursamaz mısınız? Yarını, yarın olunca düşünürüz mü diyorsunuz? Yoksa hırslı ve gelecek odaklı mısınız? Bugünü ıskalayıp, yarının hayaline mi tutunuyorsunuz? Belki o hassas dengeyi kurmuş ender insanlardansınız? Söylesenize; yaşamımızı fiziksel ya da sözel şiddetle, öfkeyle, mutsuzlukla geçirmenin nesi güzel ki?

Sahip olduklarımızın fakına vararak anı kaçırmadan yaşayabilmek... Gençliğimde en çok etkilendiğim filmlerden biri Ölü Ozanlar Derneği idi. O filmde en çok tekrarlanan cümle “Carpe Diém”'di. Latince cümlenin Türkçe anlamı “Günü Yakala”. Acele etmeden, anın farkına vararak, güzelliklerini kaçırmadan günü yaşamaktan bahsediyorum. Bazen önünden geçtiğimiz gülü koklayarak, bazen oynayan çocukların mutluluğunun bize bulaşmasına izin vererek, bazen sevdiğimiz birisine telefonla ulaşıp onu ne kadar önemsediğimizi hissettirerek, bazen de sadece bizi kahkahalara boğacak bir film izleyerek ya da kitap okuyarak hatta mizah dergilerine bakarak... Aldığımız nefesin kıymetini bilerek. Ailemizin, arkadaşlarımızın, sağlığımızın değerini unutmadan... Sevdiğimiz insanlara ya da aktivitelere vakit ayırarak... 


Peki ya siz? Siz bu anı yaşıyor musunuz gerçekten? Yoksa sadece nefes mi alıp veriyorsunuz?


Temmuz 2009